Mursi’nin öldürülmesi

Mısır’ın demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi 17 Haziran’da mahkemede vefat etti

Mısır’ın demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi 17 Haziran’da mahkemede vefat etti. Mursi, Hamas örgütüne casusluk yapmak iddiasıyla yargılanıyordu. Tabii buna yargılama demek mümkünse. Tüm otoriter rejimlerde olduğu gibi Mısır’da yargı bağımsızlığı yok. Hatırlayalım. Mübarek’in devrilmesi sonrasında önceleri cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday göstermeyeceğini söyleyen Müslüman Kardeşler örgütü karar değiştirerek Muhammed Mursi’yi aday göstermiş, Mursi, Haziran 2012’de yapılan seçimleri kazanmıştı. Kısa süreli Mursi iktidarı fırtınalı geçmiş, son günlerinde milyonlarca insan aleyhinde protesto gösterileri yapmıştı. 3 Temmuz 2013’te General el-Sisi komutasındaki ordu darbe yaparak Mursi’yi iktidardan uzaklaştırmış, hapse atmıştı. Darbeden sonra binlerce insan öldürüldü, onbinlerce insan hapse atıldı, işkenceden geçirildi. Sisi, son yaptığı anayasa değişikliği ile 2030 yılına kadar iktidarda kalmayı garantiledi. 6 yıl çok zor koşullarda hapiste kalan Mursi ise sonuçta hayata veda etti.

Mursi’nin sağlık durumunun iyi olmadığı, cezaevi koşullarının çok kötü olduğu konusunda uyarılar yapılıyordu. 2018 yılının Nisan ayında üç İngiliz parlamenter hazırladıkları raporda Mursi’nin “erken ölebileceği” uyarısında bulunmuşlardı. Sonuçta bu öngörü gerçekleşti. Raporda Mursi’nin günde 23 saat hücrede tutulduğu, diyabet başta olmak üzere sağlık sorunları olduğu ve yeterli tedaviden yoksun olduğu yazılmıştı. Bu durumda Mursi öldü mü? Hayır yavaş yavaş öldürüldü ve bunun sorumluluğu Sisi rejiminin omuzlarındadır. Birleşmiş Milletler, Mursi ile ilgili raporu hazırlayan İngiliz parlamenterler, Uluslararası Af Örgütü ve başka örgütler Mursi’nin ölümünün soruşturulmasını talep ettiler. İyi de bu soruşturmayı kim yapacak? Mısır makamlarının yapacağı bir soruşturmanın sonuçlarına güvenilebilir mi? Bağımsız bir komitenin soruşturma yapmasına izin verirler mi?

Mısır, geniş Ortadoğu’da ordu ile siyasal İslamcılar arasındaki “kan davasının” en yoğun yaşandığı ülkelerden biri. 1954’ten 2011’e kadar iktidardaki Mısır ordusu ile Müslüman Kardeşler örgütü arasında amansız kavga yaşandı. Siyasal İslamcılar hapse atıldı, işkenceden geçirildi. Bu kavga Enver Sedat döneminde yumuşasa da hep devam etti. Mısır 1952’den 2011’e kadar kesintisiz olarak ordu tarafından yönetildi. “Arap Baharı” ile esen rüzgarların bu durumu değiştireceği umutları doğmuştu. Demokrasiye geçiş kavgasında en büyük, en örgütlü güç olan Müslüman Kardeşler örgütüne büyük görevler düşüyordu. Örgütün bunu başardığı söylenemez. Çok ciddi hatalar yapıldı. Üyelerin liderliğe sorgusuz sualsiz itaat etmeleri temeline dayalı, otoriter bir iç yapıya sahip, kapalı kutu Müslüman Kardeşler örgütü karşısına çıkan tarihi fırsatı değerlendiremedi. Mursi’nin kendisi karizmatik, başarılı bir lider değildi. Cumhurbaşkanı olarak örgütün politikalarını hayata geçirdi. Diğer muhalif güçlerle işbirliğine yanaşmadı. Yalnızlığa itildi. Ordu bu fırsatı değerlendirerek darbe yaptı. Diktatörlük geri geldi. Tabii Mursi tüm hatalarına rağmen demokratik seçimlerle iktidara gelmişti. Darbe ile bu kaybedildi. Dünyanın en baskıcı rejimlerinden biri kuruldu. Böylece “kan davası” daha da büyüdü. Mursi’nin ölümü aradaki nefreti, kini artıracak. 1960’lı yıllarda Nasır rejiminin korkunç baskılarına tepki gösteren siyasal İslamcılar gizli silahlı bir örgüt kurmuş, liderliğine de Seyyid Kutup’u getirmişlerdi. Rejim örgütü ortaya çıkarınca Kutup idam edilmişti. Ancak bu idam Kutup’u “El Şehid” yapmış, kahramanlaştırmıştı. Şimdi Mursi’nin ölümü ile benzeri bir süreç yaşanabilir. “Şehit” söylemi Türkiye’de siyasal İslamcı çevrelerde ön plana çıktı bile.

Prof. Fawaz Gerges “Making the Arab World: Nasser, Qutb, and the Clash that Shaped the Middle East” başlıklı son kitabında Mısır’ın yakın tarihini ve İslamcılarla Arap milliyetçileri, ordu arasındaki kavgayı inceler. Kitabın sonunda İslamcı-milliyetçi fay hattının Mısır’da ve diğer Arap ülkelerinde siyasal yaşamda normalleşme ve kurumsallaşma önündeki en büyük engel olduğunu yazar. Buna demokratikleşme önünde en büyük engel olduğunu da eklemeliyiz. Üste çıkanın altta kalanı ezdiği bu sistem devamlı kendini yeniden üretiyor. Bu sadece Arap ülkeleri için değil Türkiye dahil Müslüman nüfuslu ülkelerin çoğu için geçerli. Maalesef Türkiye’de AKP iktidarı ve lideri, İslamcı-laik fay hattını yumuşatıcı politikalar izlemedi. Yangına körükle gitti. Bu konuda umut veren Ekrem İmamoğlu’dur. Bu nedenle Pazar günkü seçimler İstanbul belediyesini kimin kazanacağının ötesinde, ülkenin geleceği ile ilgilidir. Türkiye’nin tercihi kutuplaşmadan uzaklaşma olmalıdır. Mursi’nin ölümünden çıkarılacak esas ders budur. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, basın özgürlüğü herkese gereklidir. Ortak payda olmalıdır. Aksi takdirde Ortadoğu fasit bir daire içinde dönmeye devam edecek.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *